Romantik ilişkiler söz konusu olduğunda pek çok insan, hayatının bir döneminde kendisini aynı soruların içinde bulur. Sorulunca birçok kişi “o kişi”nin hayalini kurmakta, onu bulmak ya da onunla sürdürmek için çabalamaktadır. Peki bu arayış ya da tutunma, bilinçdışı arzularmızla ne kadar örtüşüyor? Ya da bilinçli isteklerimiz bu romantik ilişkileri ne kadar şekillendirebiliyor? İlişki seçimlerimiz, isteklerimiz ve hayallerimiz ne kadar “bizim”? Dolayısıyla bu açmazlar içinde tekrarlayan ve düğümlenmiş neler var? Neden hep aynı ilişki? Yine mi bu adamlar/kadınlar?
Her yakınlaşma, ilk yakınlaşmayı hatırlatır ve ondan izler taşır. İlk yakınlık, çoğu zaman bebeğe bakım veren kişiyle kurulan ilk ilişkidir. Çoğu hikayede bu bakım veren anne olsa da onun eksikliğinde annenin yerini alan biri ya da onun da yokluğu üzerinden deneyimlenen durumlar da ilk ilişkinin parçasını oluşturur. Bu başlangıç, büyüyüp serpilecek bir bitkinin tohumu gibidir. Bu ilk ilişkide, sevmek, sevilmek, değer, değersizlik, ayrılık, yalnızlık deneyimleri bir temele oturur. Bu temel her zaman sağlam olmayıp çarpık ve eksik yaşantılar üzerine de kurulabilir.
Bireysel hikayemizdeki bu ilk ilişki deneyiminden cebimize koyduklarımız, sonraki ilişkiler için bir ihtiyaç listesi oluşturur. Diğer bir deyişle başkasıylayken kendimizi ilk kez ben ya da biz diye tanıdığımız ayları, yılları hep referans alırız. Bu sebeple narsistik açıdan gereksinimlerimiz bir partner ararken bir turnosol kağıdı niteliğindedir. Çocuklukta eksik kalan ve doyurulamayan narsisistik ihtiyaçlarımız, bizim için kimlerin çekici olabileceğini sessizce belirleyebilir. Üstelik pek çok kişi bunun bilinçli olarak farkında değildir. Kimilerine göre fiziksel özelliklerinden, işinden, boyundan, memleketinden, parasından, ailesinden ötürü birilerinden hoşlanıp çekim hissederiz ve bunun başka açıklaması yok sanılır. Oysa işin aslı farklıdır. Aslında bu aynı somut verileri sahip başkasının aynı çekimi yaratmayacağını herkes içten içe bilir ama çok kişi konuşmaz.
Filozof ve sosyolog Slavoj Zizek aşk, özgür irademizle yaptığımız zorunlu seçimdir der. Psikanalitik açıdan aşkı ve ilişkiyi anlamaya çalışırken oldukça yaslanılabilir bir tanımdır bu. Yani aslında bugün tamamen bilinçli seçimler yaptığımızı düşünsek de, seçimlerimizin içinde geçmişten taşınan izler de yer alır. Gelinen noktada ise bilinçdışı örüntülerimizle bilinçli isteklerimizi uzlaştırmaya çalışıp birinin varlığıyla soluk bulmak isteriz. Karşımızdaki kişi sadece bugünkü ihtiyaçlarımıza değil, çocuklukta eksik kalan yönlerimize ve ilk sevme biçimlerimize de dokunur. Bu sebepten bazı insanlar bize daha ilk karşılaşmada bile tanıdık hissettirir. Bir bebek, yaşamının ilk dönemlerinde bakım aldığı kişinin ilgisiyle kendisini güvende, görülmüş ve tamamlanmış hisseder. Psikanalitik teoride bu erken deneyim, narsisistik bütünlük olarak adlandırılır. Eğer bu bütünlük çeşitli nedenlerle sık sık kesintiye uğrarsa, kişi ilerleyen yaşamında eksik kalan bu deneyimi ilişkiler içinde yeniden arayabilir; çok güzel, çok akıllı ya da çok vazgeçilmez olduğunu onaylayacak başka bir ses… Romantik ilişkinin yapısı gereği var olan duygusal yoğunluk ve yakınlık bu ihtiyaçları gidermek için çölde vaha gibidir.
Psikanalitik kurama göre partner seçimi için önemli olan diğer bir kavram ödipal dönem de yalnızca anneye ya da babaya duyulan ilgi değildir. Çocuğun ilk kez sevme, arzu duyma, rekabet etme ve vazgeçmeyi öğrenme biçimidir. Bu nedenle yetişkinlikte kurulan romantik ilişkiler, sadece bugünkü partnerle değil; geçmişte öğrenilmiş sevme biçimleriyle de şekil alır.
Psikanalist Chasseguet-Smirgel'in de vurguladığı gibi aşk hem narsisistik hem de ödipal kökenlere dayanmaktadır. Aynı zamanda hem çocuklukta eksik kalan bütünlük duygusunu yeniden bulmayı umut ederiz hem de ilk sevme biçimlerimizi belli parçalarıyla yeni ilişkilere taşırız.
Geçmişi silemeyiz ancak geçmişten kök alan bugünkü ilişki örüntümüzü yeni deneyimlerle şekillendirebiliriz. İnsan yalnızca çocukken gelişmez. Attığımız her adım, kurduğumuz her yeni bağ gelişim için anlamlı birer basamak olabilir. Yetişkin biri için umut, çocukluk izlerini silmekte değil, yeni ilişkilerle kendini dönüştürme ihtimalinde yeşerir. Bebekler sadece onlara bakım veren birine ihtiyaç duymaz. Aynı zamanda o bakım verenle kurduğu ilişki içinde gelişir, büyür ve dönüşür. Dolayısıyla yetişkin ilişkilerde de insan sadece geçmiş travmaları tekrarlayacağı değil onları onarma potansiyeli taşıyan ilişkiler de aranabilir.
Bu yazının başında "Neden hep aynı ilişkiyi yaşıyorum?" diye sormuştuk. Belki de daha merak uyandırıcı olan soru şudur: Bugünkü ilişkide diğerlerinden farklı bir karşılaşma mümkün müdür? Psikanalitik psikoterapi tam da bu ihtimal üzerine düşünür. Çünkü her yeni ilişki, yeniden ilişkilenme imkanını da içinde taşır.