İnsan Neden İlişki Kurmaya İhtiyaç Duyar?
Büyüdüğümüz sokaklarda, okuduğumuz sıralarda, çalıştığımız masalarda, oturduğumuz kafelerde, yürüdüğümüz caddelerde hep bir ilişki kurmayı düşünürüz, hayal ederiz, yaşarız, bozarız, yeniden kurarız… İster sadece zihnimizde olsun ister deneyimlerimizde bilinçli ya da bilinçdışı şekilde bir bağ kurma arayışı içinde oluruz.
Peki insan neden ilişki kurmaya ihtiyaç duyar? Bir başkasıyla bağ kurma isteği sadece yalnızlığı azaltmakla mı ilgilidir, yoksa çok daha eski bir biyolojik ihtiyacın izlerini mi taşır? Bu bağ kurma ihtiyacı bize ne söylüyor?
İnsan yavrusu, dünyaya geldiğinde biyolojik gelişimini henüz kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde tamamlamamıştır. Bu biyolojik acziyet hali ile en uzun süre bakım almaya ve korunmaya gereksinimi olan canlılardan biridir. Bir geyik yavrusu, doğumundan sonraki yaklaşık bir saat içinde ayağa kalkıp annesini takip etmeye başlar. Birçok maymun türü de doğumdan itibaren annesine tutunup kısa zamanda çevresiyle etkileşim kurar. İnsan yavrusu için ise durum oldukça farklıdır. Destek olmadan oturabilmesi yaklaşık altı ay sürer. İlk adımları atması ise 12-18 ayı bulur. İlk anlamlı kelimeleri ifade etmeye başlaması da bir yıldan sonra gerçekleşir. Bu gelişim seyri nedeniyle insan yavrusu yaşamının ilk yıllarında bakım verenine bütünüyle bağımlı haldedir. Diğer bir deyişle bağımlı olduğu herhangi biri yoksa bebek ölür. Bu açıdan da insan, dünyadaki ilk günlerinden itibaren onunla ilgilenen kişi ile arasındaki bağ sayesinde hayatta kalır.
Zaman geçer… İnsan yavrusu, ona bakım veren başka birinin bedenine, zihnine tutunarak yürür, koşar, okur, öğrenir, düşünür ve zamanla kendi yaşamını kurmaya başlar. Önce bakım veren bebeği taşır; zamanla aldığı bu bakım sayesinde de bebek kendini taşımayı öğrenir. Diğerlerinden farklı düşünmeye ve böylelikle de kendini “birey” olarak inşa etmeye başlar.
Gelinen bu noktada artık insanın biyolojik gelişimi, diğer bir insanı biyolojik açıdan ihtiyaçlarını karşılamak üzere zorunlu kılmaz. Ancak ilişkisel olarak bir diğerine ihtiyacı hep oradadır. İnsanlığın bu ortak ve mecburi çocukluk deneyiminin bir sonucu olarak yaşamak hep bir başkasıyla olmak ve oradan bir hayat bulmak, bir anlama kavuşmak demektir. Çocukluktaki o bağımlılık zamanla dönüşür ve bir başkası ile bağ kurarak zihinsel ve psikolojik gelişim ve bu sayede ruhsal varoluş sağlanır.
Bebeklikten yetişkinliğe uzanan insanın bu biyolojik gelişimi, psikolojik gelişimini anlayabilmek için de bir başlangıç noktası kabul edilebilir. Psikanalitik kurama göre bebek için gebelik de dahil olmak üzere -bu biyolojik gelişmemişliğe dayalı- dünyadaki ilk zamanlarında yaşadığı deneyimler, ilerideki yetişkinlikte kuracağı ilişkileri, ruhsal yaşamını anlamak için önemli bir zemin oluşturur. Geçmişte ne olduysa bugün de onun izleri varlığını korur. Bu gerçeklik, geçmişin bugünü tamamen belirlediği anlamına gelmez; ancak bugünü anlamanın en önemli yolu, geçmişte kurduğumuz ilk ilişkileri anlamaktan geçer.
Neden bazı insanlar ilişkilerde sürekli terk edilme korkusu yaşarız? Neden kendimizi hep benzer ilişki döngülerinin içinde buluruz? Bir ayrılık neden bazı insanlar için bu kadar yıkıcı olabilir? Psikanalitik yaklaşım, bu soruların cevabını kişinin bireysel tarihinin ilk dönemlerindeki ilişkilerinde arar.
İnsan, yalnızca fiziksel ihtiyaçları olan bir canlı değildir. Doğumundan, hatta anne karnındaki yaşamından itibaren kendisini anlayacak, ihtiyaçlarını sezebilecek, duygularını taşıyacak, anlamlandıracak ve gerektiğinde yatıştıracak böylece de varlığını tanıyacak bir başkasına ihtiyaç duyar. Çünkü bebek, yaşadığı deneyimleri başlangıçta tek başına anlamlandıramaz. Bebek ağladığında, bakım veren onun neye ihtiyaç duyduğunu anlamaya çalışır. Aç mı, üşüdü mü, altının değiştirilmesine mi ihtiyacı var, yoksa yalnızca sakinleştirilmeye mi? Açlığını, korkusunu, huzursuzluğunu ve hatta sevincini bile bakım veren kişinin zihni aracılığıyla düzenlemeyi öğrenir. Başka bir deyişle, insan zihni hayatta kalabilmek ve hayatla tanışabilmek için en başından beri ilişkiye ihtiyaç duyar.
Yetişkin yaşamında kurulan ilişkiler, çoğu zaman ilk yıllarda içselleştirilmiş olan ilişki deneyimlerinin yeni kişilerle yeniden yaşanmasıdır. Bu nedenle bugün bir ilişkide hissettiğimiz yakınlık, kaygı, güven ya da terk edilme korkusu yalnızca bugüne ait değildir, hep geçmişten de izler taşır.
Bu açıdan bakıldığında psikanalitik yaklaşım, insanın bugün kurduğu ilişkileri yalnızca bugünün koşullarıyla açıklamaz. Bir ilişki içinde hissettiğimiz güven, kaygı, yakınlık ya da uzaklık; yalnızca karşımızdaki kişiyle ilgili değildir. Genellikle tüm bunlar, yaşamın ilk yıllarında kurduğumuz ilişkilerin bugüne taşınan izleridir.
İşte bu yüzden insan, yaşamı boyunca ilişki dediği bağın içinde anlaşılmayı, görülmeyi, düşünülmeyi ve duygularına bir başkası tarafından yer verilmesini arar. Romantik ilişkiler, dostluklar, aile bağları ve hatta terapi ilişkisi gibi özellikle yakın bağlar insanın bu temel ihtiyaçla yeniden yüz yüze geldiği alanlardır. İlişkiler sadece yaşadığımız deneyimler değildir; aynı zamanda bu deneyimler ve bağlar aracılığıyla daha derinlikli olarak kim olduğumuzu, kendimizi ve diğer insanları nasıl deneyimlediğimizi de anlamamızın en önemli yollarından biridir.